HACI MUHAMMED BAHAUDDİNİ ŞAH-I NAKŞİBENDİ KUDDİSE SİRRUHU |
Uzunca
boylu, buğday tenli ve güzel yüzlüydü. Sakalı büyükçe
idi. Boynu nur gibi parlardı. Tatlı dilli ve güler yüzlü
olup herkesi istikamete zorlardı. Zahiren halk ile, batınen
Hak ile idi. Buhara'ya bir fersah mesafede Kasr-ı Arifan'da
Sülale-i Tahire'den Ecdadı îmam-ı Cafer-i Sa-dik'a ve
oradan Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma validemize varan
salih bir babadan ve saliha bir anadan doğmuşlardır.
Henüz ana rahminde iken bir "er kokusu"
duyulmuş ve bu durum manevi babası olan Muhammed Baba
Semasi tarafından ifade edilmişti. Daha çocuk yaşlarda
iken büyüklüğüne dalalet eden alametler görülmekte
idi. Yaşı ile mütenasip olmayan idrak, dirayet, nuru
hidayet kendisinde müşahade ediliyordu.
Nisan'ında)
dünyaya gelmiş, İslam alimlerinin en meşhurlarından
olup tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Asrında
ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebiyle pekçok
insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. Bahaeddîni
Buharî'nin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini
manevi evlatlığa kabul eden ve hakkında çok müjdeler
veren Hace Muhammed Baba Semasi Kuddise sirruhu'dur. Önce
ondan istifade etti. Sonra bu hocası onun yetiştirilmesini
en kamil talebelerinden Emir Külal Kuddise sirruhu'ya
havale etti. Seyyid Emir Külal Kuddise sirruhu Şah-ı
Nakşibendi Hazretleri'nin yetişmesi için titizlikle meşgul
olup, onu tasavvuufda yüksek derecelere ulaştırdı.
Hatta bir gün Ona dedi ki:
Şah-ı
Nakşibendi Kuddise sirruhu çok mütevazı bir hayat yaşardı.
Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok,
azimet yolunu tercih ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır,
hediyeye, hediye île mukabele etmeye çalışırdı.
Mahlukatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.
Tasavvufdaki ilk hallerini şöyle anlatmıştır: -Tasavvuf
hallerinden cezbe hali çoğalıp kararsız düştüğüm
günlerde. geceleri ay İşığında kabristanda dolaşırdım.
Bir gece devamlı ziyaret edilmekte olan üç büyük zatın
mezarını gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan
birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu
halde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket
ettirmek lazımdı ki, parlak yanıp çok ışık
versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hace Muhammed
Vasî Kuddise sir-ruhunun kabri başına gittim. Orada
Ahmed Eckarnevi Kuddise sirruhu'nun kabrine gitmem işaret
olundu, oraya gittim. Bellerinde kılıç takılı olan
iki kişi geldi. Bir hayvana beni bindirip yönünü de
Mezdahin tarafına çevirip ayrıldılar. O gece devamlı
yol alarak sabaha doğru Mezdahin mezarlığına ulaştım.
Orada da diğer mezarlardaki gibi bir kandil yanıyordu.
Fakat o da sönük yanıyordu. Kıbleye karşı oturdum.
Bu sırada bana geçkinlik hali geldi. Kıble tarafında
gördüğüm duvar yarıldı. Gördüğüm manzara; yeşil
örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde
bir zat oturmuştu. Etrafında ise kalabalık bir cemaat
vardı. İçlerinde Baba Semmasî Kuddise sirruhu da
bulunuyordu. Sadece Onu tanıyordum. Daha sonra anladım
ki bu zatlar, vefat eden bu yolun büyükleridir. Fakat kürsinin
üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum ki, kürsünün
etrafında oturanlardan biri bana dedi ki: -Bu
zat Hace Abdülhalık Gücdüvanî Kuddise sirruhudur.
Etrafındaki cemaat ise O'nun Halifeleridir. Sonunda
Hocam Baba Semmasi Hazretleri'ni göstererek bunu hayatta
iken gördüm, senin şeyhindir. Sana taç verdi. Onu tanıdın
mı? -"Evet
Hocamı tanıdım, fakat tacın nerede olduğunu
bilmiyorum" dedim. -O
senin evindedir. Onu sana keramet olarak verdiler ki bir
bela gelecek olsa, onun bereketiyle def edilir. -Sonra
denildi ki: Şimdi dikkat kesili Abdülhalık Gücdüvanî
Kuddise sirruhu sana nasihat edecek! -Hace
Hazretleri'nin elini öpmek istedim, izin verildi. Yaklaştım,
selam verip edeple elini öptüm. Sonra huzurunda edeple
ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek hususunda şöyle
buyurdu: -Evladım
kabirlerin basında kandillerin sana öyle gösterilmesi
senin bu yolda kabiliyet sahibi olduğuna alamettir.
Fakat fitil gibi olan kabiliyeti hareketlendirmek lazımdır
ki, bu kabiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları
sana açık olsun. Hangi
durumda olursa olsun Dinimizin caddesinde yürümek, Azîmet
ve Sünnet-i Seniyye üzere olmak lazımdır. Emirlere ve
yasaklara uymak hususunda istikamet üzere o-lacaksın,
bidatlerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın.
Hadis-i Şerifleri öğrenip amel edeceksin. Rasülüllah
Sallellahü Aleyhi ve Sellem ve Sahabe-i Kiram'ın
haberlerini ve izlerini araştırıp inceleyeceksin. Böylece
çağma yetişmeden yüzyüze görüşmeden, Abdülhalık
Gücdüvani Kuddise sirruhu'nun üveysi müridi olmuş,
alemi manada onun terbiyesine girip feyz almıştır. Abdülhalık
Gücdüvani Kuddise sirruhu zamanında gizli zikre önem
veren "Hacegan Yolu"nda, Mahmud İncir Ağnevi
Kuddise sirruhu île cehri ve hafi zikir birleştirildi.
Şah-ı Nakşibendi Hazretleri gizli zikre olan meyilleri
sebebiyle bir bakıma Abdülhalık Gücdüvani Kuddise
sirruhu'nun va'z ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan
aldığı ruhani, üveysi terbiye dairesinde yetişerek
yine Hace tarafından tesbit edilen "On bir esas"ını
ihya etmiştir. Nakşibendi yolunu daha sağlığında
iken Buhara, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı.
Güçlü ve müteşerri halifeleri vasıtasıyla yıllarca
İslam ülkesinde tesir ve nüfuzunu devam ettirmiştir. Nakşibendi
Hazretleri'nin menkıbeleri sayılmayacak kadar çoktur.
Bir kaçını burada zikredelim. Şah-ı
Nakşibendi Kuddise sirruhu Peygamberimiz Sallellahü
Aleyhi ve Sellem'in sünnetine tam uyar ve O'nun yaptığı
şeyleri yapmaya çok gayret ederdi. Her Sünnetini işlerdi.
Bir defasında Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Ashabı
Kiram' dan bir gurup ile ekmek pişirmişlerdi.
Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem'de mübarek
eline bir parça hamuru alıp tandıra koy-muşlardı.
Bir müddet sonra baktılarki hamurlar pişmiş. Fakat
Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in koyduğu
hamur pişmemişti, olduğu gibi duruyordu. Demek ki ateş
Peygamberimiz'in mübarek elinin değdiği hamuru yakmadı.
İşte Şah-ı Nakşibendi Kuddise sirruhu' da bu sünneti
ihya için talelebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler.
Ne görsünler tüm hamurlar pişmiş. O'nun koyduğu
hamur aynen duruyordu. O'nun da mübarek elinin değdiği
hamura ateş tesir etmedi. O'nun
talim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet,
kerametin gizlenmesiydi. Çünkü Mevla Celle Celalühu
bazen veli kulunu kerametle taltif ederek, kendisi ile
keramet arasmda muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul
gayenin keramet değil, istikamet ve hak rızası olduğunu
anlarsa kurtulur, değilse ayağı sürçer ve tökezler.
Maneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şah-ı
Nakşibendi Hazretleri'ne göre en büyük keramet,
kerameti örtmek ve gizlemektir. Hatta kendisine; -"Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor? diye soranlara şu cevabı veriyor: Omuzlarımızda bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz? Halk içinde Hak ile beraberliği esas alan Nakşibendi Kuddise sirruhu, emaneti zahiren Emir Külal Kuddise sirruhu'dan, batınen Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu'dan almıştır. |
| ANA SAYFA |